22 Nisan 2016 Cuma

Giriş

Giriş

Müslümanlar tarihin hiçbir döneminde bugünkü kadar şedit bir saldırı ve zulümle karşı karşıya kalmamıştı. Irak'tan Arakan'a, Libya'dan Suriye'ye, Çin'den Avrupa ülkelerine, dünyanın dört bir yanında yaşayan Müslümanlar bugün korkunç bir şiddet yağmuru altında, küçük bir yardıma dahi muhtaç halde yaşamak zorundalar. Gece gündüz demeden devam eden bombardımanlar, gökyüzünde sessizce belirip bir anda etrafı alev topuna çeviren insansız hava araçları, radikal grupların kan donduran şiddeti, kendi insanına acımasızca zulmetmekten çekinmeyen diktatörler, fakirlik, açlık ve Kuran'ı terk edip hurafeleriyle Müslümanlara korkunç bir hayat sunan bağnazların neden olduğu acı, bugün milyonlarca mazlum Müslümanı kendi vatanlarında yaşayamaz duruma getirmiş durumda.
Oluşan tablo öyle vahim ki, bu şiddetli yıkım dalgası kadın, çocuk, yaşlı demeden önüne çıkan her Müslümanı yutarken, yardım çağrıları çoğunlukla cevapsız kalıyor. Bugün 2. Dünya Savaşı'nda yaşanan vahşetler belgesellere konu olurken, günümüzde her gün şahit olunan çok daha vahim ve korkunç görüntüler sıradan akşam haberleriymiş gibi algılanabiliyor.
Diğer bir deyişle, Müslümanlar bir yandan savaş, zulüm ve şiddetle uğraşırken, bir yandan da dünyanın tepkisizliği ve Müslüman karşıtlığı ile mücadele etmek zorunda.
Kuşkusuz ki, bu Müslüman karşıtlığında İslam'ı yanlış yorumlayarak, hurafeleri nedeniyle İslam'ı şiddet dini gibi gösteren bağnaz sistemin etkisi büyük. Söz konusu bağnaz sistem, sevginin, güzelliğin, şefkatin, özgürlüğün, kadın haklarının, demokrasinin gerçek kaynağı olan İslam'ı karanlık, yasakçı, kadın düşmanı, tüm güzelliklere karşıt bir sistem olarak gösteriyor. Özellikle Batı medyasında bu tarz bir imajı destekleyen görüntülerin sıkça yer alması, durumu daha da körüklerken, zulüm altında inleyen mazlum Müslümanlara gidecek en ufak bir yardımı da engelliyor. Bağnazlık nedeniyle İslam dünyasına yönelik düşmanlık öyle bir safhaya ulaşmış durumda ki, Batı dünyası denizlerde boğulan bebekleri, kamyonda havasızlıktan ölen mazlumları, mülteci kamplarında insanlık dışı şartlarda yaşayan zayıf bırakılmışları görmezden geliyor.
Tüm bu zulüm ve şiddet milyonlarca mazlum kadın, çocuk, yaşlıyı, tehlikeli ve bilinmeyen bir yolculuğa itiyor ve milyonlarca insandan oluşan dev mülteci dalgaları meydana geliyor. İşte bugün dünyanın şahit olduğu, tarihin en büyük göçmen krizinin nedenlerinden birisi de bu. Milyonlarca Müslüman, doğup büyüdükleri topraklarını, evlerini, kültürlerini, geleneklerini, hayatlarını, ailelerini, evlerini, varlıklarını geride bırakarak sonunda ne olacaklarını bilmedikleri bir yolculuğa, bilmedikleri topraklara doğru yola çıkıyor. Birçoğu bu uğurda şehit olurken, hedeflerine varan az bir kesim çoğunlukla hiç hak etmedikleri insanlık dışı muamelelerle karşılaşıyorlar.
Yüce Rabbimiz Nisa Suresi'nin 75. ayetiyle zayıf bırakılmışlara sahip çıkmamızı, onları korumamızı ve dünyadaki zulmün sona ermesi için gayret etmemizi emretmektedir. Yine mezhebi, kökeni, dini ne olursa olsun yolda kalmışa, yoksula ve esire yedirmek, fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine yardımcı olmak sonsuz rahmet sahibi Rabbimiz'in tüm insanlara emridir. Bugün dünyadaki zulmün nedeni, insanların Allah'ın dinini terk etmeleri, şeytanın fitnesiyle birbirlerine düşmeleri, İslam ahlakından uzaklaşmaları ve tüm bunların sonucunda, mazlumlara yardım etmemeleridir.
Dünya ülkelerinin bir araya gelerek bütçelerinin çok az bir kısmıyla tüm dünya mültecilerinin sorunlarına çare bulmaları, bu insanlara güvenli birer barınak ve insan haysiyetine yaraşır hayatlar sunmaları çok kolaydır. Dolayısıyla ortaya çıkan mülteci sorununun çözümü için tüm insanların yapması gereken; Allah'ın emri gereği bir an önce bir araya gelmek, zulümden kaçan ve güvenli bir barınak arayışında olan bu mazlumlara şefkatle ve sevgiyle kucak açmak ve halihazırdaki tüm imkanları onlarla paylaşmaktır. Vicdanları yaralayan ve 21. yüzyıla asla yakışmayan mülteci sorunu ancak bu şekilde kesin bir çözüm bulacaktır.
Bu kitapta günümüzün en büyük sorunlarından biri olan mülteci problemini tüm detaylarıyla ele alacak, her konuda olduğu gibi bu konuda da Yüce Rabbimiz'in emri doğrultusunda hareket edilmesi durumunda, söz konusu acı manzaraların kolayca sona erebileceğini anlatacağız.
Kuran'a göre, yeryüzünde zayıf bırakılmış kadınlar, erkekler ve çocuklar, Müslümanların sorumluluğundadır.

Mültecilere Destek Olmak Allah'ın Razı Olacağı En Güzel Tavırdır

Mültecilere Destek Olmak Allah'ın Razı Olacağı En Güzel Tavırdır

İlmi Araştırma: Sayı 109 - Temmuz 2013
Muhacirler, günümüzdeki ismiyle mültecilere karşı Müslümanların tutumu nasıl olmalıdır?
Mültecilere yardım edilmesi Müslümanlara neler kazandırır?
Birleşmiş Milletler dünya üzerinde yaklaşık 50 milyon mültecinin olduğunu bildirmekte ve bu mültecilerin çok büyük bir bölümünü Müslümanların oluşturduğuna dikkat çekmektedir. Özellikle de sömürgeci ülkelerin İslam topraklarının zengin kaynaklarını ele geçirme hedefleri nedeniyle son bir asırdır milyonlarca Müslüman toprağını, evini, işini terk etmiş, komşu ülkelerde, kamplarda çok zor şartlar altında yaşamak zorunda bırakılmışlardır. Savaş, şiddet ve işgal neticesinde gerçekleşen bu ilticaların ardından terk edilen topraklara başka halklar yerleştirilmiştir. Örneğin günümüzde Filistin halkının üçte ikisi mülteci konumundadır. Hatta Filistin'in içinde yaşayanların dahi büyük bölümü evlerini terk etmek ve kamplarda yaşamak zorunda bırakılmışlardır. ABD müdahalesinin ardından yurtlarından ayrılmak zorunda kalan çok sayıda Iraklı, zulüm gördükleri Myanmar'da evlerini terk eden Rohingyalar, 2 milyona yakın Afgan, Keşmirli, Somalili... Kısacası yüzbinlerce mülteci var. Şimdi de Suriye'de yüzbinlerce mülteci ana yurtlarını terk etmektedir.

İslam tarihinde mülteci hukuku çok önemli bir yer tutar

İslamiyet'in ilk yıllarında işkence ve zulüm dayanılmayacak noktaya geldiğinde Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) yanındaki Müslümanlarla birlikte Medine'ye iltica etmişti. Mekke'den Medine'ye göç eden bu Müslümanlara "Muhacirler" (göç edenler) denilmiştir. Muhacirler Medineli Müslümanlar tarafından çok güzel bir şekilde ağırlanmışlardır. Muhacirleri barındıran, onlara her türlü yardımda bulunan Medineli Müslümanlar ise "Ensar" (yardım edenler) olarak adlandırılmıştır. Allah bu iki mümin topluluğunun her ikisinden de razı olduğunu şöyle bildirmektedir:
İman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda cehd edenler (çaba harcayanlar) ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte gerçek mümin olanlar bunlardır. Onlar için bir bağışlanma ve üstün bir rızık vardır. (Enfal Suresi, 74)
Peygamberimiz (sav)'in "Ensar-yardımcı" ismini verdiği Medine halkı önceki yıllarda hac mevsimlerinde Mekke'ye giderek gizlice Resulullah (sav)'e biat eden ya da biat eden Müslümanların tebliği ile İslam dinini kabul eden Yesribliler'den oluşuyordu. İslam'ı Mekkeli Müslümanların çoğundan daha geç kabul etmişlerdi ama onlar gibi güzel ahlaklı, samimi ve fedakardılar. Bu değerli zatlar kendilerine sığınan Muhacirleri kardeş bilmiş, mallarını evlerini, yiyeceklerini Muhacirlerle gönülden paylaşmışlar ve üstün bir ahlak göstermişlerdir. Allah Ensar'ın gösterdiği bu güzel ahlakı şöyle bildirmiştir:
Mülteci sorununun başından beri Türk askerinin mültecilere gösterdiği şefkat Müslüman ahlakına önemli bir örnektir.
Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır. (Haşr Suresi, 9)
Ensar'ın bu güzel ahlakı hayırlara vesile olmuş ve İslam sadece Medine'ye değil tüm dünyaya yayılmıştır. Allah hicret edenleri ve onlara yardım eden bu üstün ahlaklı Ensar'ı Tevbe Suresi'nde şu şekilde müjdelemiştir:
Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara güzellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 100)
Kuran ayetlerinde gösterdikleri fedakarlık, sevgi, şefkat ve merhametleri övülen bu topluluğun güzel tavırları bütün dünya Müslümanlarına örnek teşkil etmeli ve günümüz Müslümanları da mültecilere aynı ahlakı göstermelidir.
1. Sınırları açın
2. Mülteciler evinize geri dönün
3. Mültecilere Hayır
4. Neden bizi tehlikeye atıyorsunuz
Yurtlarından kaçmak zorunda kalan mazlum insanları, bir kısım provokatörlerin çirkin tavırları yüzünden tekrar savaş ortamına döndürmeye çalışmak büyük bir vicdansızlıktır. Böyle bir vicdansızlığın Allah Katında vebali çok büyük olabilir.

Peygamber Efendimiz (sav) zamanındaki ensar gibi Suriyeli mülteci kardeşlerimize sahip çıkmak İslam anlayışının gereğidir

Suriye ile ilgili tartışmaları dinlemek, bazı provokatörlerin çirkin tavırları yüzünden bu mazlum insanların tekrar savaş ortamına dönmeyi tercih ettiklerini duymak, gümrük kapılarında beklerken yüzlerindeki o çaresiz ifadeyi görmek vicdan sahibi insanların tümünü elbette çok rahatsız etmiştir. Düşünün ki bu insanların çok büyük bölümü meslek sahibi, geniş imkanlara sahip, evi, arabası, geçim kaynakları olan insanlardı. Ancak Suriye'deki zulüm o kadar şiddetli ki, ölüm korkusuyla arkalarına dahi bakmadan kardeş topraklara iltica ettiler, hicret ettiler. Bombalanmak, tecavüze uğramak, dipçiklerle öldürülmek yerine, mülteci olmayı tercih ettiler. Yıllardır emek emek kurdukları hayatlarına dair her şeyi geride bırakarak sadece ailelerini koruyabilmek için topraklarımıza sığındılar.
Ülkemize gelen bu Suriyeli kardeşlerimizle olan ilişkimizi siyaset veya ülke ekonomisi çerçevesinde düşünmek, "konjonktür, jeopolitik, reel politik" gibi kavramların arkasına sığınarak soğuk açıklamalar yapmak insanlığımız adına büyük bir felaket olur. Hayatımıza dair her şeyi olduğu gibi halihazırda yaşanan bu durumu da İslam ahlakı çerçevesinde, sağduyu ve vicdanla düşünmemiz ve ona göre vicdanımızı kullanarak davranmamız gerekir.
1. Biz mülteciyiz. Bizi ölüme göndermeyin.
Zayıf bırakılmış, çaresiz kalmış bu mazlum insanlar, sadece canlarını kurtarmak istemekte ve savaş ortamına geri dönmemek için yalvarmaktadırlar. Bu yalvarışa kayıtsız kalmak büyük bir vicdan boşluğudur.

Allah'ın Kuran'da bildirdiği üstün merhametli ahlak

Allah Kuran'da, Muhacirlerle, yani zalim yöneticilerin zulmünden kaçan savunmasız insanlarla karşı karşıya olduklarında Müslümanların nasıl bir tavır göstermeleri gerektiğini şöyle bildirir:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahip) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz? (Nisa Suresi, 75)
Ayette bildirildiği gibi mazlum erkekler, kadınlar ve çocuklar söz konusu olduğunda Müslümanların hemen yardıma koşmaları emredilmektedir. Allah bu ayetiyle ırk, inanç, mezhep hiçbir ayrım gözetilmeden zulme uğratılan her kavme yardım etmeyi Müslümanlar üzerine bir sorumluluk kılmıştır.
Evini, yiyeceğini, suyunu ve diğer maddi imkanlarını bu mazlum insanlarla paylaşmamak, yardıma muhtaç olan savunmasız insanlara yardım etmemek, sadece kendi çıkarlarını düşünmek Kuran'da yerilen, çirkin bir davranıştır. Kuran'da "yolda kalmış kişilere" yardım eli uzatılması şöyle emredilmiştir:
Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp-savurma. (İsra Suresi, 26)
Yardıma muhtaç olan savunmasız insanlara yardım etmek insanlığın gereğidir. Fakat her şeyden önce Kuran'ın emridir.
Görüldüğü gibi yolda kalmış kişiler Kuran ayetlerine göre yardım etme konusunda öncelikli bir gruptur. Mültecilik ise yolda kalmışlığın, yani evsiz, yiyeceksiz bir yolculuk halinin tam karşılığını oluşturmaktadır.
İşte İslam ahlakının ve vicdanın bir gereği olarak bizler de Peygamberimiz (sav)'i ve sahabeleri üstün bir ahlak örneği göstererek en güzel şekilde karşılayan Ensar gibi olmalıyız. Kendimizden önce Suriyeli kardeşlerimizi düşünmeli, önce onların yiyeceğini, içeceğini, ısınmasını, yatacak yerini temin etmeli, onları rahatsız edecek her türlü tavır ve konuşmadan dikkatle kaçınmalıyız.
Hicret, yalnızca Peygamberimiz (sav) döneminde yaşamış olan sahabeler için değil, onlardan sonra yaşayan ve onların yolunu izleyen tüm müminler için son derece güzel bir örnek oluşturmaktadır. Önemli olan ise, hicretin şeklinden çok, hicret sırasında yaşanan manevi gelişim, imani olgunluk ve güzel ahlak ya da bir başka deyişle hicretin ruhudur. Bu ruh, farklı şekillerde de olsa tüm müminler tarafından her çağda ve her coğrafyada yaşanabilir.
İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise,
Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.
(Meryem Suresi, 96)

Sayın Adnan Oktar'ın A9 Televizyonunda mülteciler konusundaki açıklamaları

Sayın Adnan Oktar'ın A9 Televizyonunda mülteciler konusundaki açıklamaları

12 Mayıs 2013, A9 TV
Suriyeli mültecilere yönelik sözler çok ayıptır, misafire böyle söylenmez. Bakın, bu insanlar nasıl geliyor biliyor musunuz?
Kaçıyor çocuklarıyla beraber, diyorlar ki, "çocuklarımıza, kızlarımıza tecavüz ediyorlar, bizleri öldürecekler". "Allah rızası için bizi kurtarın" diyorlar. Kapıya gelmiş, sen de kapıyı yüzlerine kapatıyorsun. Ne konuma düşersiniz biliyor musunuz, Allah vermesin. Bu cinayetlere, tecavüzlere seyirci kalmış olursunuz o zaman. Bir çocuğu biri kesmeye kalkıyor, elini kaldırmış, elini tutsan durduracaksın. Ne demektir bu? Tutmazsa elini, bu cinayete sessiz kalmış olur o kişi, Allah vermesin.
Yapmayın, etmeyin. Milyonlarca kişi bile olsa Türkiye'ye alacağız Suriyeli kardeşlerimizi.
Provokasyon yapıyorlar, provokatörler buluyorlar. Biz bunlardan etkilenmeyiz. 100 bin bomba patlatsalar, biz Suriye'den bize sığınan insanlara kapı kapattırmayız. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı yapılsınlar, kanun çıkarılsın, geri göndermeyelim onları Suriye'ye veya iki vatandaşlıkları olsun. Türk vatandaşlığına da geçirelim. Ev yapalım, yerleşsinler Hatay'a.
Allah vermesin, bu nasıl bir şeydir böyle? Allah Katında sorumluluğu olabilir bunun. Cinayete seyirci kalınmış olunur böyle bir durumda.
Ben merak ediyorum, bu kişiler kendileri Suriye'de olsalardı ve birileri onları öldürmeye kalksaydı, çocuklarına, hanımlarına tecavüz etmeye yeltenselerdi ve kapı da yüzlerine kapatılsaydı, nasıl karşılarlardı bu durumu?
Tabi ki hiç kimse bunun kendisine yapılmasını kesinlikle istemez.

Mültecilere yardım kişiye iman derinliği ve olgunluk kazandırır

Mültecilere yardım etmek insanın nefsindeki cimri ve bencil tutkulardan arınmasına vesile olur. Dolayısıyla Peygamber Efendimiz (sav) zamanında olduğu gibi bugün de mültecilere yardım edenler ve onlara maddi manevi çeşitli imkanlar sunanların Allah'ın izniyle imanları sağlamlaşmış ve ahlakları olgunlaşmıştır. Çünkü mültecilere yardım edenler sahip oldukları malları Allah'ın rızasını kazanabilmek için kullanarak, maddiyata değer vermediklerini gösterirler. Bu kişiler mümin kardeşlerinin huzuru ve rahatlığı için fedakarlıkta bulunurken, kendi nefislerindeki bencil duygulardan kurtulmuşlardır.
Bu nedenle mültecilere yardım her şeyden önce imanda derinleşmek, kamil imana kavuşmak için önemli bir vesiledir. Allah Kuran'da bu üstün ahlakı şöyle haber vermektedir:
Gerçek şu ki, iman edenler, hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cehd edenler (çaba harcayanlar) ile (hicret edenleri) barındıranlar ve yardım edenler, işte birbirlerinin velisi olanlar bunlardır. İman edip hicret etmeyenler, onlar hicret edinceye kadar, sizin onlara hiçbir şeyle velayetiniz yoktur. Ama din konusunda sizden yardım isterlerse, yardım üzerinizde bir yükümlülüktür. Ancak, sizlerle onlar arasında anlaşma bulunan bir topluluğun aleyhinde değil. Allah, yaptıklarınızı görendir. (Enfal Suresi, 72)
Zaman, Ensar'ın gösterdiği üstün ahlakı, fedakarlığı gösterme zamanıdır. Ensar gibi olmak ihtiyaç içinde olana kucak açmaktır, gerekirse aç kalmak ama Muhacir'i yedirmek, gerekirse uyumamak ama Muhacir'e yatacak yer sağlamaktır. Ensar gibi olmak ırk, din, renk ayırımı gözetmeksizin muhtaç olanı bağrına basmak demektir. Bize yakışan, şartlar ne olursa olsun Ensar gibi olmaktır.
Askeriyle, polisiyle asil Türk Milleti mültecilere yardım elini her zaman uzatmıştır ve uzatmaya devam edecektir. Onlar, Türk halkı için bir yük değil, tam tersine Allah'ın misafiridirler.

Myanmar'da Yaşananlar İnsanlık Suçudur

Myanmar'da Yaşananlar İnsanlık Suçudur

Harakah Daily ve Burma Times – 4 Ocak 2014
Myanmar'ın Arakan eyaletindeki Rohingya Müslümanlarına karşı acımasız yöntemlerle yürütülen etnik temizlik hareketi sürecinde yaşanan katliam, zulüm, işkence ve vahşetin boyutları hayal gücünün sınırlarını zorlayacak niteliktedir.
1942 yılından beri yürütülen sistematik arındırma politikası doğrultusunda yapılan katliam ve sürgünler sonucunda, bölgedeki 4 milyon Müslüman nüfustan geriye şu an yalnızca 700 bini kalmıştır. Bugüne kadar 3 milyon Müslüman, komşu ülkelere göçe zorlanmış, yüzbinlerce Müslüman şehit edilmiş, on binlerce yerleşim birimi yakılarak yok edilmiş, on binlerce kadın tecavüze uğramış, yüzlerce cami ve medrese yıkılıp harap edilmiştir. Hapsedilmiş ve işkence gören binlerce Müslüman olduğu bilinmektedir. Ancak bu kişilerin akıbetleri belirsizdir.
Son yıllarda, Bangladeş hükümeti sınırlarını mültecilere kapattığı için kaçak olarak bu ülkeye sığınmak isteyen yüzlerce Müslüman, sınırdaki nehir ve denizlerde boğularak hayatını kaybetmektedir. Bu da ülkeyi bütünüyle Müslümanlardan arındırmak isteyen Myanmar yönetiminin işine gelmektedir.
2013 yılında Haziran ayı itibarı ile yeniden alevlenen saldırılarda 330'un üzerinde Müslüman köyü, cami ve medreseler de dahil olmak üzere ateşe verilerek Müslüman kardeşlerimiz evlerinde diri diri yakılmıştır. Bağımsız insan hakları kuruluşlarına göre, yalnızca 2012 Haziran ayında bu bölgede 1000 Müslüman acımasızca şehit edilmiş ve 125 bin kişi evlerinden ve köylerinden sürülerek ormanlarda yaşamak zorunda bırakılmıştır.
İnsan Hakları İzleme örgütü, geçtiğimiz aylarda Arakanlı Müslümanlara karşı işlenen insanlık suçlarıyla ilgili 153 sayfalık bir rapor yayınlamıştır. Raporda Myanmar yetkilileri, Arakan eyaletinde Rohingya Müslümanlarına karşı etnik temizlik yapmakla suçlanmıştır. BM tarafından yapılan açıklamaya göre ise Arakanlı Müslümanlar dünyanın en çok zulme uğrayan toplumsal grubudur.
Myanmar yönetimi, her ne kadar kendisini şiddet ve terör olaylarının dışında göstermek istese de saldırılara göz yumarak, Müslümanlara yardım ulaştırılmasını engelleyerek, seyahat ve insanca yaşama özgürlüklerini kısıtlayarak ve saldırganları kollayarak bu soykırıma destek sağlamaktadır.
Bunun yanı sıra, devletin Müslümanlara getirdiği uygulama ve yaptırımlar tam anlamıyla insanlık dışıdır.
Katliamlara, sürgünlere maruz kalan, evleri, köyleri yakılan, kendi ülkelerinde vatandaş olarak dahi tanınmayan Myanmar'daki Müslümanlar, dünyanın gözleri önünde korkunç bir trajedi yaşamaktadırlar.
Rohingya Müslümanlarının vatandaşlık hakları yoktur ve devletin hiçbir imkanından faydalanamazlar. Pasaport alamaz ve hastalandıklarında devlet hastanelerine kabul edilmezler. Devlet ya da özel kurumlarda ücretsiz çalıştırılırlar. Devlet memuru olma ve liseden sonra eğitime devam etme hakları yoktur.
Müslümanlar, bir köyden başka köye gitmek için bile devlete vergi vermek zorundadırlar. Saat 21.00'den sonra sokağa çıkmaları, polisten izin almadan akraba, komşu ziyareti yapmaları yasaktır.
Müslümanların beton ev yapmaları da yasaktır, ancak ahşap ev yapabilirler. Bu evlerin mülkiyeti de devlete aittir. Sabit telefon ya da cep telefonu, motorlu taşıt sahibi olmaları yasaktır.
Kendilerine bir suç isnat edildiğinde savunma hakları yoktur, derhal hapsedilirler. Polis ya da asker gerekçe göstermeden evlerine baskın yapabilir. İstendiğinde keyfi olarak da tutuklanabilirler.
1962-2011 yılları arasında komünist askeri yönetimle idare edilen Myanmar'da Müslümanların yok edilmesi adeta bir devlet politikası haline getirilmiştir. Ardından geniş çaplı usulsüzlüklerin yaşandığı siyasi seçimler sonucunda ülkede yine komünist askeri cunta güdümünde sözde demokratik bir yönetime geçilmiştir. Sonuçta bugün yine komünist askeri cunta, aynı politikayı kukla hükümet üzerinden devam ettirmektedir. Amaç, yok ederek ya da sürgün ederek Müslüman nüfusu sıfıra indirmektir.
Rohingya Müslümanları için kendi ülkelerinden tek kaçış yolu köhne teknelerle denize açılmak. Ama bu zavallı insanlar sığındıkları ülkeler tarafından geri çeviriliyor veya yolda yaşamlarını yitiriyorlar.
Arakan'da süregelen Müslüman zulmü bugüne kadar hep fanatik Budistlere mal edilerek etnik bir kavga gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Oysa herkesin bildiği gibi Budistler, inançları gereği insan öldürmekten şiddetle kaçınan naif, uysal ve barışçıl insanlardır. Gerçek faillerin ise kendini Budist olarak gösteren, komünist derin devlete bağlı çeteler ve terör örgütleri olduğu artık bilinmektedir. Daha önceki şiddet ve katliamları "Lion Thein" isimli terör örgütü yapmaktayken yakın zamanda başlayan yeni dalga şiddet olaylarını "969 Hareketi" üstlenmeye başlamıştır.
Bu çetelerin üyeleri genellikle Tayland ve Çin'de komünist gerilla eğitimi alarak Myanmar'a gelen militanlardan oluşmaktadır. Doğu Türkistan'daki Müslümanlara karşı yürüttüğü benzer etnik temizlik hareketi, Komünist Çin'in çok yakın dost ve müttefiki olan Myanmar'daki olayların da perde arkasında olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Zira, zengin yeraltı kaynakları, petrol rezervleri ve enerji kaynaklarına sahip olan ve Ortadoğu petrol ve gazının geçiş noktasında yer alan Myanmar, Çin'in stratejik olarak en önem verdiği ortaklarından biridir. Böyle bir ülkede Müslümanların söz sahibi olması ise komünist Çin devletinin en son isteyeceği durumdur.
Dünyanın dört bir tarafında Müslümanların başına gelen zulüm, şiddet ve katliamlara dünyada birçok ülke nasıl her zaman seyirci kalmaktaysa Arakan için de değişen bir durum yoktur. İşte bu on yıllardır değişmeyen manzara, Müslümanlar aşağıdaki ayetlerin hükmünü yerine getirip birlik olmadıkça, bu acıların son bulmayacağının çok açık bir göstergesidir:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)
Ve haklarına tecavüz edildiği zaman, birlik olup karşı koyanlardır. (Şura Suresi, 39)
Müslümanların bir araya gelip tek bir vücut olarak hareket etmelerini istemeyen, gereksiz gören ya da pasif ve çekimser kalan kişiler ise çekilen bu acıların, yaşanan bu zulümlerin, dökülen Müslüman kanlarının vicdani sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalacaklardır.

Rohingya Halkından Birleşmiş Milletlere Yardım Çığlığı

Rohingya Halkından Birleşmiş Milletlere Yardım Çığlığı

Harakah Daily ve Burma Times – 27 Ocak 2014
Güneydoğu Asya'nın Çinhindi bölgesinin en büyük ülkesi olan Myanmar'da 70 milyonun sadece 3 milyonunu Müslüman nüfus oluşturuyor. Ancak buna rağmen Müslümanlara karşı ciddi bir vahşet uygulanıyor. Bu vahşetin ana kaynağı ise etnik ve dinsel ayrımcılık.
Ülkede yaşayan yaklaşık 800.000 kadar Rohingyalar Müslümanı vatandaşlığa kabul edilmiyor. Bu insanlar, geçmişte komşu ülke Bangladeş'ten gelmiş olan "kaçak göçmenler" olarak görülüyor. Diğer yandan sınırdaki kıyı şeridinde yaşayan Rohingyaları Bangladeş yönetimi de ülkesine kabul etmiyor.
İki ülkenin de dışladığı Rohingya insanları, bu topraklarda "ülkesiz insanlar" olarak yaşam mücadelesi veriyorlar. İki ülkenin de reddetmesi sebebiyle Rohingyalar nüfus cüzdanına, dolayısıyla herhangi bir vatandaşlık hakkına dahi sahip değiller. Varlıkları ispat edilemediği gibi, yoklukları da ispatlanamıyor.
Eğitim, sağlık gibi sosyal haklardan ve kamu hizmetlerinden yararlanamıyorlar, hastanelere kabul edilmiyorlar, devlet dairelerinde çalışamıyorlar. Eğitim imkanları olmadığı için okuma yazma bilmeyenlerin oranı % 80. Çocuklarına doğum belgesi dahi alamıyorlar ve evlenme izinleri de yok. Mal, mülk, toprak sahibi olamıyorlar. Betondan ev yapma izinleri yok, ancak bambu ya da ahşap evlerde yaşayabiliyorlar ki, bunlar da saldırılarda ve yoğun yağışlarda kolaylıkla tahrip oluyor.
1978'den bu yana Myanmar'da "yasa dışı göçmen" olarak görülen Rohingya halkına yönelik baskı ve zulüm politikası olduğu bilinen bir gerçek. Haziran 2012'den beri de bu uygulamalar şiddetlenmiş durumda. O günden bu yana, çoğu Arakan (Rakhine) eyaletinde yaşayan Müslümanlar olmak üzere, 240 kişinin hayatını kaybettiği, 250 binden fazla kişinin de yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda bırakıldıkları belirtiliyor.
Myanmar'daki çeteler tarafından katliama maruz kalan ve ardından yakılan Duchiradan köyünden geriye kalanlar Rohingya Müslümanlarının yaşadığı vahşeti bir nebze olsun belgeliyor.
Rohingya halkına yönelik saldırılar ise sona ermiş değil. 14 Ocak 2014 günü Myanmar Askeri Kuvvetleri, Polis Kuvvetleri (Hlun Hteins) ve Rakhine teröristleri Arakan eyaletinde bulunan Ducharidan (Kilai-Daung) adlı Rohingya köyüne vahşi ve kanlı bir baskın gerçekleştirdiler. Görgü tanıkları bu saldırılarda yaklaşık 60 kişinin öldürüldüğünü, birçok masum köylünün tutuklandığını, kadın ve kızlara tecavüz edildiğini, 200 kadın, 6 erkek ve 5 çocuğun da kayıp olduğunu iddia ediyorlar. İnsan hakları örgütleri, Rohingya Müslümanlarının yaşadığı Ducharidan köyüne yapılan saldırıda yüzlerce kişinin de korkudan kaçarak bölgeyi terk etmek durumunda kaldığını bildirdiler. Şu anda, 340 barınak ve 4000 kişinin yaşadığı yerleşim alanı tamamen boşalmış durumda. Köy, yetkililer tarafından "yasak bölge" ilan edildi ve dışarıdan gelen gözlemcilerin, gazetecilerin ve Rohingyaların köye girişleri yasaklandı.
İddialara göre olaylar Duchiradan köyü yöneticisi Aung Zan Phyu tarafından sekiz Rohingyalı'nın öldürülmesiyle başladı. Köylülerin bu olaya şahit olması nedeniyle, suçu gizlemek isteyen köy yöneticisi, köylüleri tutuklamaya çalıştı ve üzerlerine ateş açtı. Ayrıca olaylar sırasında köydeki genç kızlardan birine tecavüz edildi. Bu gelişmeler sebebiyle bölgede gerilim daha da arttı ve olay yerindeki polislerden biri köylüler tarafından öldürüldü. Ardından da Arakan (Rakhine) eyaletine bağlı Maungdaw bölgesi yetkilileri, güvenlik güçlerinin köylüler üzerine ateş açması emrini verdi. Görgü tanıkları, yetkililerin ölen köylülerin cesetlerini saklamaya çalıştıklarını söylüyorlar. 22 Ocak günü gelen haberlerde ise Naypyidaw yönetiminin, Rohingya halkından olan 10 yaşın üzerindeki tüm erkekler için bir "yakalama emri" çıkarttığı bildiriliyor. Bunun da masum halka karşı yeni bir soykırım dalgasının habercisi olduğu endişesi giderek büyüyor.
1. Rohingya soykırımını durdurun.
2. Myanmar Hükümeti! Myanmar Müslümanlarını, vatandaşlarını koru.
3. Myanmar Müslümanlarına yapılan şiddeti durdurun.
4. Lütfen, Arakanlı Rohingya Müslümanlarının hayatını korumak için Myanmar'ın Arakan eyaletine medyayı ve BM'yi gönderin.
5. Myanmar'daki devlet destekli etnik temizliği durdurun.
Dünyanın çeşitli yerlerinde Rohingya Müslümanlarının yaşadığı vahşetin anlaşılması için çeşitli gösteriler yapılmakta, yardım istenmektedir. Fakat yine de bu büyük zulmün çapı yeterince duyurulamamıştır.
Ancak bu, Rohingyalara yönelik ilk katliam haberi değil. Rohingyaların esir alınarak insan ticaretinde kullanıldıkları, çeşitli işkencelere maruz kalarak öldürüldükleri, cesetlerinin kamyonlarla ormana taşındığı, parçalara ayrılarak kesilip oluk kenarlarına atıldığı, kadınlarına tecavüz edildiği ve öldürülmeden önce göğüslerinin kesildiğine dair tanıklar olduğu anlatılıyor.
Rohingya halkı korku içinde. Ancak kendilerini korumak adına yapabilecek hiçbir şeyleri yok. Ne sığınabilecekleri bir kurum ne vatandaşlık hakları ne de hukuki hakları var. Dünyaya seslerini duyurabilecekleri en sıradan bir teknolojik imkandan dahi yoksunlar.
Myanmar Hükümeti, BM İnsan Hakları Özel Raportörü Tomas Ojea Quintana'nın olayların araştırılması talebi üzerine tüm bu olayları yalanladı ve bir polis memuru dışında Rohingya halkından ölen hiç kimse olmadığını belirtti. Arakan (Rakhine) Eyaleti Başbakanı Hla Maung Tin ise, dünya medyasını "karalama kampanyası" yürütmekle suçladı. Tabii burada şunu tekrar hatırlatmak gerekir ki, Rohingyaların vatandaş olarak kabul edilmedikleri için nüfusa kayıtları zaten yok. Dolayısıyla ölseler de, ortadan kaybolsalar da, onların varlığını ya da yokluğunu ispat edecek resmi bir kayıt yok. Bu nedenle iddialar doğruysa, görgü tanıklarının ifadeleri ve cesetlerin varlığı, olayların ispatlanabilmesindeki en önemli deliller. Fakat yetkililerin katliamlara ilişkin delilleri hızlı bir şekilde yok ettiği ve bu sebeple de dünyanın, yaşanan bu olaylara ilişkin kanıtlardan habersiz kaldığı bildiriliyor.
Rohingya Müslümanları, uzun yıllardır büyük bir haksızlık, soykırım ve dram yaşamaktadırlar. Dünya liderlerinin bu konuya böylesine duyarsız kalmaları, insanlığın yüz yüze geldiği büyük felaketi gözler önüne sermektedir.
Evet Müslüman Rohingya halkı çok zor durumda. Bu insanların kurtuluşu içinse öncelikle Birleşmiş Milletler'in harekete geçmesi ve Rohingya halkının tüm yaşama haklarını garanti altına alacak bir çalışma için gerekli adımları atması gerekiyor. Maungdaw bölgesindeki olayların daha da büyümesinin önlenmesi ve yapılan katliamların doğruluğunun tespit edilebilmesi için, deliller ortadan kaldırılmadan bir an önce uluslararası bir araştırma ekibinin gidip ülkede inceleme yürütmesi en acil konu. Ardından abluka altına alınan köyden çıkarılan halkın, barınaklarına geri dönebilmeleri ve orada onlara güvenli bir ortam oluşturulması için kalıcı çözümler alınması gerekiyor. İşkencelerin, tecavüzlerin, yağmalamaların, haksız tutuklamaların, cinayetlerin durdurulması; bu hukuksuz uygulamaları yapanlar hakkında gerekli sorgulamaların ve kanuni işlemlerin yapılması; ve uluslararası medyanın, yaşananları olay yerinde incelemesine imkan sağlanması, atılması gereken başlıca adımlar.
Ardından da Rohingya halkının güvenliğinin sağlanması amacıyla Arakan (Rakhine) bölgesine Birleşmiş Milletler Barış Gücü gönderilmesi de hayati önem taşıyor. Bunun ardından atılması gereken en önemli adım ise BM'nin, Rohingya halkına vatandaşlık hakkı sağlanıp koruma altına alınabilmeleri için gerekli girişimlerde bulunması. Ülkedeki diğer vatandaşlar gibi, eğitim, sağlık, ilaç ve tedavi imkanları gibi kamusal haklardan yararlanıp, tüm insani haklara sahip olabilmeleri için Myanmar hükümetiyle temasların kurulması gerekiyor.
Myanmar ve Bangladeş arasında sıkışıp kalan bu ülkesiz ve savunmasız halkın koruma altına alınması için gerekli adımları atmak elbette vicdan sahibi her insanın sorumluluğudur. Dünyada barışı, güvenliği, temel insan hakları ve özgürlükleri korumayı kendisine misyon edinmiş BM'nin ise bu konuda öncü olması ve hiç vakit kaybetmeden harekete geçmesi son derece önemlidir.
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve:
"Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla" diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına mücadele etmiyorsunuz?
(Nisa Suresi, 75)

Ya Bir Mülteci Kampında Yaşıyor Olsaydınız?

Ya Bir Mülteci Kampında Yaşıyor Olsaydınız?

Kuwait Times – 3 Şubat 2014
Hiçbir eşyanız, paranız, yiyeceğiniz hatta kimlik kartınız bile olmadan, soğuk bir kış gününde yollara düşmeyi hiç aklınızdan geçirdiniz mi? Hatta bu zorlu durumda yanınızda çocuklarınızın da olduğunu ve onları da koruyacak ve ısıtacak hiçbir şeyiniz olmadığını düşünebiliyor musunuz? 6 milyon Suriyeli de bunları hiç düşünmemişti ama bugün hepsi evlerini terk etmek zorunda kaldılar. Mülteci durumuna düşen bu insanlar için asıl sorun da bundan sonra başlıyor. Parçalanmış aileler, sağlıksız ve kötü yaşam koşulları. Binlercesi ise yollarda yaşamını yitiriyor.
İç savaştan önce Suriye en çok mülteci barındıran ülkelerden biriydi. Toplam 2 milyon mülteciye kamplarında ev sahipliği yapan Suriye'de bugün en zor durumda olanların bir kısmı belki de burada zaten mülteci olarak bulunan Filistinliler. 1957'de İsrail-Gazze savaşından kaçan Filistinli mülteciler için oluşturulan Yermük Mülteci Kampı, zamanla artan göçlerle 600 bin nüfusa ulaşmıştı. İç savaşın devam etmesiyle kamptan göçler olduysa da kamp hala kalabalık bir mülteci nüfusuna sahip. Rejim güçlerinin önce saldırdığı daha sonra ise abluka altına alarak gıda ve ilaç girişine izin vermediği kampta hayat her geçen gün zorlaştı. Öyle ki geçtiğimiz yıl insanlar gıda bulamadığı için ağaç yapraklarıyla beslenmek zorunda kalınca, Suriyeli alimler, "kedi köpek eti yenebilir" fetvası bile vermişlerdi. Bu bilgi mücadele verdiklerini göstermek için yeterli. Yermük Kampı'ndaki mültecilerin acil yardıma ihtiyacı var.
Bu elbette en acil görünen durumlardan yalnızca biri. Fakat "mülteci" kelimesi artık herkes için hemen hemen aynı zorluğu temsil ediyor. Sadece Suriye'den ayrılmak zorunda kalan mülteciler değil, özellikle Orta Doğu başta olmak üzere dünyadaki hiçbir mültecinin yaşamında bir iyileşme gözlenmiyor. Her yıl giderek daha çok insan, yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalıyor. Bunların bir kısmı, ülke içinde bir yerlere göç ederken geri kalanı da dış göç olarak sınır dışına çıkıyor. Yüzde 95'i Pakistan ve İran gibi komşu ülkelere sığınan Afganistanlı mülteciler dünyadaki en büyük kesimi oluşturuyorlar. Dünyadaki her dört mülteciden biri Afganlı. Afganistan'ı Somali ve Irak izliyor. Lübnan'da BM'de kayıtlı 450.000 mülteci yaşıyor. Toplama kampına benzer 12 yerleşkede yaşayan bu mülteciler yoksulluk içinde varlığını sürdürmeye çalışıyor. Temel hakları reddedilmiş, sembolik bir siyasi haktan bile yoksunlar. Mültecilerin çoğu, daha sonra İsrail ordusuna dönüşen milislerce 1947-48 yılları arasında Filistin'den sürülmüştü. Yani geçtiğimiz 66 yıldan bu yana bu insanlar, hala vatandaşlık hakkına sahip değil ve mülteci olarak yaşıyorlar. Yeni kuşaklar mülteci kampında doğup büyüyor.
Peki dünyadaki bu mülteci sorunu nasıl çözülür? Bulundukları yerlerdeki zorluklardan dolayı yer değiştirmek zorunda kalan insanların ilk ihtiyacı, rahat edebilecekleri ülkelere serbest giriş ve serbest dolaşım hakkıdır. Bu şekilde uzun yolculuklardan sonra bir de sınır kapılarında beklemek zorunda kalmayacaklar ve en azından yolculuklarının ilk adımı kolaylaşacaktır. Bu sorunu çözmek ve Orta Doğu'da giderek büyüyen mülteci sorununa bir çıkış yolu bulabilmek amacıyla öncelikle Müslüman devletlerin Avrupa Birliği'ni andıran bir birlik kurması acildir. Birbirlerine Avrupa Birliği'ndeki gibi serbest dolaşım hakkı tanıyacak olan ülkelerin vatandaşları bu şekilde zor bir durum oluştuğunda bir insani koridor bulabileceklerdir. Bu durumda eş vatandaşlık hakkı, vizesiz çalışma hakkı gibi mültecileri kısıtlayan ve hayatlarına insani koşullarda devam etmelerine engel olan unsurlar da ortadan kalkacak ve bu duruma bir yönüyle çözüm sunulabilecektir.
Sadece mültecilerin yaşam şekillerinin iyileştirilerek daha insani bir aşamaya getirilmesi için bile baktığımızda, Orta Doğu'nun kendi birliğine muhtaç olduğunu görüyoruz. Uzun, politik ve bürokratik yolların dışına çıkılıp bu acil durumun hızlı çözümü için, özgürlük ve eşitlik ilkelerini savunan her bireyin birlik çağrısı yapması aciliyetlidir.

Yermuk'ta Yaşanan İnsanlık Suçuna Acil Son Verilmelidir!

Yermuk'ta Yaşanan İnsanlık Suçuna Acil Son Verilmelidir!

Islam Online – 27 Şubat 2014
21. yüzyılda, güya ileri demokrasinin yaşandığı, insan haklarının tüm dünyaca kabul edildiği bu çağda, Suriye'nin mülteci kamplarında insanlar çok ağır şartlarda ölümle pençeleşiyor. İşte acıların yaşandığı ve kimi insanların aylardır yemek dahi yemediği bu kamplardan biri de Şam'a bağlı Yermük'te. Suriye rejimine bağlı askerler tarafından 6 ayı aşkın süredir abluka altına alınmış olan Yermük Mülteci Kampı'nda insani değerler unutulmuş durumda. Kuşatma altındaki Yermük Kampı'nda günlerce aç, susuz ve bir deri bir kemik kalmış mülteciler var.
Yermük Kampı'nın kurulmasındaki sebep, 1957'deki Arap-İsrail savaşı sonrasında Filistinlilerin korunmaya alınmasının istenmesidir. Şu anda ise amacının tam tersine hizmet eden bir yapıya bürünmüştür. Bu kamp, burada yaşayan binlerce masum Filistinli için adeta mezara dönüşmek üzere.
Dünya kamuoyu 100'e yakın insanın açlık ve sefalet nedeniyle ölmesine seyirci kaldı ve adeta yaşananlara göz yumuldu. İslam dünyası da hala gerekli tepkiyi gösterebilmiş değil.
BM'ye bağlı UNWRA'nın yardım ekipleri ancak daha birkaç gün evvel bölgeye yardım götürebildi. O da çok kısıtlı miktarda bir yardım. Bölgedeki aktivistlerden Rami es-Seyyid, "Yermük Mülteci Kampı'nda açlık nedeniyle çok sayıda hasta var. Bu hastalar için uzman doktorların girmesi gerekli. Kampta insanlar bir yandan açlıkla diğer yandan da hastalıklarla boğuşuyor" diyor.1
Independent Gazetesi'nde yayınlanan habere göre, aralarında çocukların da bulunduğu Yermük Kampı'nda insanlık dramı yaşanmaktadır. Haberde Suriye rejimi tarafından kuşatma altında tutulan bölgede insanların tuzlu su, hayvan gıdası ve yapraklarla beslendiği belirtilmekte. Independent Gazetesi'ne konuşan mağdurlardan Kais Said 3 gündür yemek yemediğini belirterek, "İnsanlar ot, kedi, köpek yemeye başladı" demiş, dramın boyutlarını gözler önüne sermiştir.2
Kampta halen insani yaşam koşullarına ulaşılamamıştır. İnsanlar aç ve hastalıklara boyun eğmiş durumda yaşamaktadır. Ajansların yayınladığı haberlere göre kampta eskiden yaşayan kişi sayısı 600 bin iken 2014 yılı başı itibariyle bu sayı 20 bine düşmüştür.3 Yüz binlerce insan evini bırakarak kaçmak zorunda kalmıştır.
Yine gazetelerde yer alan haberlere göre kampta yaşayan mülteciler yokluktan ve açlıktan dolayı normalde yenmeyecek her türlü şeyi yemeye başlamışlardır. İçecek su olmadığı için tuzlu su içmektedirler. Isınmak için evlerindeki mobilyaları yakar hale gelmişlerdir. Bu acı tablo tüm dünya için utanç vericidir.4
Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), Suriye hükümetine Yermük Kampı da dahil olmak üzere, Şam'da abluka altında tuttuğu yerlere insani yardımın ulaştırılmasına izin vermesi çağrısında bulunmuştur. Af örgütünden yapılan açıklamada, Suriye hükümetinin gönderilmek istenen yardımları engellediği bildirilmiştir.5
Dünya,Yermük'deki mazlumların durumunu, ancak oradaki insanlar açlıktan ölmeye başladığında fark etmişti. Bu vahim durum Suriye'nin çeşitli yerlerinde halen devam ediyor.
İslam dünyası da bu sorunun çözümü için, ciddi bir birlik ruhu sergileyip orada muhtaç durumda olan kardeşlerimize el uzatmalıdır. Esad yönetimi, ablukayı kaldırma konusunda acil olarak ikna edilmelidir. Kardeşlerinin göz göre göre yaşamlarını yitirmesini hiçbir Müslüman asla kabul edemez. İslam ülkeleri bu konuya titizlikle yaklaşmalı ve söz konusu ablukanın derhal kaldırılması için Suriye yönetimine baskı yapmalıdır.
Suriye yönetiminin sözünü en çok dinlediği devlet şüphesiz ki Rusya'dır. Yermük'teki mültecilere insani yardım ulaştırılması ve hastaların oradan tahliye edilerek çok iyi bakılacakları hastanelere yerleştirilmeleri şarttır. Aksi takdirde gün be gün yeni ölümler meydana gelecektir. Bu nedenle Rusya'nın, Suriye üzerindeki imtiyazını kullanıp oradaki masum insanların kurtulmasına vesile olacak girişimlerde bulunması son derece elzemdir.
Yermük sorunu asla bölgesel bir mesele olarak addedilemez. Masum insanların elektriksiz, susuz, yiyeceksiz ve ilaçsız bırakılmasını hiçbir vicdan kabul edemez. Dünyanın bir bölgesinde deprem yahut sel gibi bir doğal afet yaşandığında, her ülke elindeki imkânlarla afetzedelere yardıma koşmaktadır. Bunun örneğini geçmişte pek çok defa gördük. Hatta birbirleriyle sorunlar yaşayan ülkeler dahi böyle bir durum yaşandığında birbirlerine yardım eli uzatmaktadırlar. Demek ki insanlar ve devletler istedikleri takdirde bu dayanışmayı sergileyebilmektedirler. İşte şimdi de böyle bir yardımlaşma ve dayanışma örneği sergilemenin tam zamanıdır.
İnsanlar, kurum ve kuruluşlar ve devletler beraberce sesini yükselttikçe Esad yönetimi derhal geri adım atarak ya ablukayı tamamen kaldıracak ya da hafifletecektir. Bu suretle de orada yaşayanlara gerekli insani yardım ulaşabilecektir. Bu kamuoyunun oluşması için gereken sorumluğu almak ve duyarlılığı göstermek hepimizin üzerine düşen bir insanlık görevidir.
1. Kuşatma altındaki Yermük kampında siviller açlıktan ölüyor.
2. Yermük'ü kurtarın

Dipnotlar

1. http://www.mynet.com/haber/guncel/yermuk-multeci-kampindaki-buyuk-dram-1032766-1
2. http://www.zaman.com.tr/dunya_yermuk-kampinda-50-kisi-acliktan-oldu_2194016.html
3. https://www.aa.com.tr/tr/dunya/276131—yermuk-multeci-kampi
4. http://www.haber7.com/ortadogu/haber/1123066 -yermuk-multeci-kampi-nefes-aldi
5. http://www.hurriyet.com.tr/dunya/25590184.asp